×

Din adamı nedir? İslamda alimler sınıfı var mıdır?

Din Adamları

Din adamı nedir? İslamda alimler sınıfı var mıdır?

İSLAM, RUHBAN (DIN ADAMI) SINIFININ OLDUĞU BIR DIN DEĞILDIR

Arapça râhib kelimesinin çoğulu olan ruhbânın, rahbe ve rahbâniyye (ruhbâniyye) kökünden geldiği bilinmektedir. Rahbe: korkup çekinme, derin dinî endişelerden dolayı ıstırap çekme, rahbâniyy: yoğun bir dinî kaygı ve korku ile kendini ibadete verme gibi anlamlara gelmektedir. Râhib ise Allah’tan korkan ve uzlet halinde ibadet eden kişiyi ifade etmektedir.541

Özellikle Hıristiyanlık içinde sonradan ortaya çıkan bir anlayış olarak ruhbanlığın, Allah’ın insanlardan bir isteği gibi kabul gören bir tavır olduğu bilinmektedir. Hz. İsa, insanlara böyle bir din getirmemişken Allah’ın rızasını kazanmak maksadıyla insanlar tarafından uydurulan ruhbanlığa ve onu uyduranların birçoğunun uydurdukları şeye uyamayarak yoldan saptıklarına dikkat çekilmiştir Kuran’da: Sonra onların peşinden (başka) elçilerimizi de getirdik; peşlerinden de Meryem oğlu İsa’yı getirdik ve ona İncil’i verdik ve ona uyanların kalplerine şefkat ve merhamet yerleştirdik. Ama ruhbanlık başka… Onu kendilerine emretmediğimiz halde onlar uydurdu, gerekçesi de Allah’ın rızasını kazanmaktı; fakat onun gereklerine de hakkıyla riayet etmediler ya… Neticede Biz onlardan iman eden kimselere karşılıklarını verdik; fakat yine onlardan birçoğu yoldan saptılar. (Hadid 27) Allah’ın Hz. İsa’ya vahyetmiş olduğunun dışına çıkartılan ve “din adamlarının” elinde özünden uzaklaştırılarak yaygın şekilde algılanan Hıristiyanlığa dönüştürülen din, kazandığı bu yeni form ile kurumsallaşınca Kilise’nin başı olarak kabul edilen Mesih’in yetkileri havarilere, onlardan da “din adamlarına” geçmiş, “din adamları” bir anlamda Tanrı’nın yeryüzündeki otoritesini temsil eden kutsal kişiler haline gelmiş ve insanlar tarafından aşırı derecede yüceltilerek tartışılmaz bir otorite kılınmışlardır.

Ayetler, Hz. İsa’ya uyanlar içinden zamanla dinde olmamasına rağmen insanlar tarafından uydurulan ruhbanlığın sonucu olarak ortaya çıkan haham ve rahipleri, Allah’tan başka rabler edindiklerine, oysa kendilerine yalnızca tek ilah olan Allah’a kulluk etmelerinin emredilmiş olduğuna dikkat çeker: Hahamlarını ve rahiplerini Allah’tan ayrı rabler edindiler, Meryem oğlu Mesih’i de öyle. Oysa kendilerine yalnız tek Tanrı olan Allah’a ibadet etmeleri emredilmişti. O’ndan başka tanrı yoktur. O, onların ortak koştukları şeylerden bütünüyle uzak ve yücedir. (Tevbe 31) Bazı insanlar, yalnız Allah’a kulluk etmek yerine haham ve rahipleri rab edinince çoğu haham ve rahip de “din adamı” vasfından aldıkları güçle halkı sömürmeye ve servet biriktirmeye başlamışlardır: Siz ey iman edenler! Bilin ki hahamlardan ve rahiplerden birçoğu insanların mallarını, (ürettikleri) batıl inanç karşılığı boğazlarına geçiriyorlar; böylece (onları) Allah’ın yolundan çeviriyorlar. Hem altın ve gümüş toplayarak servet yapıp, hem de onu Allah yolunda sarf etmeye yanaşmayan kimseler var ya: işte onları can yakıcı bir azap ile müjdele. (Tevbe 34) Oysa gerçek İslam’da hiç kimsenin Allah’ın dinini temsil etme yetkisi yoktur. Allah hiçbir kişi ya da grubu temsilcisi olarak tayin etmemiştir. Din, insanların ortak paydasıdır. Kimse din konusunda bir diğerinden daha fazla hak ya da yetki sahibi değildir. Şüphesiz Allah’ın dinini en doğru ve güzel şekilde anlayarak yaşamak her inananın en öncelikli vazifesidir.

Bilmediğini öğrenmek, bildiğini düşündüğü kişilere danışmak, herkesi ve her görüşü değerlendirmek ve sonuçta, aklına, yaratılışına ve pek tabi Allah’ın vahyine ve vahiy ile hareket ederek inananlar için örnek olan peygamberlerin hayatlarına göre inanç ve kabullerini gözden geçirmek durumundadır. Bu noktada meseleye meşhur âlim Muhammed Abduh’un düşünceleri üzerinden bakmakta yarar vardır: “Abduh şunu çok net bir üslupla ortaya koymuştur ki İslam, dini otoriteyi reddetmekle kalmamış onun izlerini kökünden silmiştir. Hatta İslam’ın getirdiği en önemli esas bu ilkeyi yıkmaktır. İslam Allah ve Resulü’nden sonra hiç kimseye başka birinin inancına egemen olma ve imanına baskı uygulama hakkı vermemiştir. Resulullah bile denetleyici ve baskı kuran biri değil, sadece tebliğ edici ve uyarıcıdır. İslam’da iyiliği tavsiye edip kötülükten uzaklaştırmaya çalışmaktan başka bir otorite yoktur. Bu otorite de belli bir sınıfa tahsis edilmemiş, bütün Müslümanlara birlikte verilmiştir. Bu yüzden bir kimsenin nasihat ve irşattan başka yeryüzünde veya gökyüzünde “bağlama” ve “çözme” gibi bir yetkisi bulunmamaktadır.”542 Dolayısıyla dinin görevlisi olmaz. Dinin gönüllüsü olur. Görevli, sorumlu olduğu görev tanımına, yapılması ve yerine getirilmesi gereken bir iş olarak bakar. Gönüllü ise adanmış bir ruh, ihlas ve samimiyet ile hareket eder. İçinde din ve inanç olan her işte gönüllülük, ihlas, samimiyet, adanmışlık olmasının ve karşılığın sadece Allah’tan beklenmesinin gerekliliğinde şüphe yoktur. Bütün peygamberlerin Allah’ın ayetlerini insanlara tebliğ ederken benimsedikleri ilkeli duruşu örnek edinmek gerekir: Şunu da iyi bilin ki: Eğer yüz çevirirseniz, hatırlayın ki ben zaten sizden (davetime) bir ücret talep etmemiştim; benim ücretimi takdir etmek yalnızca Allah’a düşer; zira ben Allah’a kayıtsız şartsız teslim olmakla emrolundum. (Yunus 72) Bu ayetler tarih bilgisi olsun diye değil son vahyin takipçileri olarak aynı hatalara düşmeyelim diye uyarı mahiyetinde indirilmiştir. İslam’da “din adamı” sınıfı yoktur. Herkes dininin adamı olmakla yani dini gerekleri en güzel şekilde yerine getiren erdemli ve ilkeli bir inanan olmakla yükümlüdür.

Müslüman, din adamı değil, dinin ortaya koymuş olduğu insan aklı ve yaratılışına uygun evrensel değerlerin adamı olabilir. İslam’da Allah dışında sorgulanmayacak kimse yoktur: O (Allah), yaptıklarından dolayı asla sorgulanamaz; fakat onlar her daim sorgulanırlar. (Enbiya 23) Peygamberler de din adamı değillerdir. Allah tarafından seçilen ve elçi olarak görevlendirilme şerefine erişen üstün ahlaka sahip kişilerdir. Üstün insanlardır ancak insanüstü değillerdir. Din adına sahiplik iddiasında bulunmayan, Allah’tan aldıkları görevi en güzel şekilde yerine getirmek için çalışan örnek şahsiyetlerdir: (Ey Peygamber!) De ki: Ben de yalnızca sizin gibi bir beşerim (ölümlü bir insanım). Bana ilahınızın tek bir ilah olduğu vahyediliyor. Öyleyse O’na yönelin ve O’ndan af dileyin! Yazıklar olsun Allah’tan başkasına ilahlık yakıştıranlara! (Fussilet 6) Bu yüzdendir ki İslam dini, peygamber merkezli değil vahiy merkezli bir dindir. Peygamberler vahyin hayata taşınan güzel örnekleridir. Peygamberler örnek olurlar, dine ortak olmazlar. Allah’ın dinini, olduğundan farklı bir şekle sokmazlar. Din konusunda Allah’ın indirdiğinden başkasına uymazlar.

Kuran’da Peygamberimize, Allah’tan kendisine ne vahyedilirse sadece ona uyduğunu söylemesi emredilmektedir: Onlara bir ayet getirmediğinde, ‘Onu da şuradan buradan derleseydin ya’ diye konuşurlar. De ki: Ben sadece Rabbimden bana vahyedilene uyuyorum. Bu (Kuran), Rabbinizden gelengönül gözleridir, doğruya kılavuzdur, iman eden bir toplum için rahmettir. (A’raf 203) Bu ayet açıkça gösteriyor ki Peygamberimizin Kuran dışındaki konuşmaları ilahi değildir. Şayet Peygamberimizin her söylediği Allah’tan bir vahiy olsaydı, ayette: Onlara bir ayet getirmediğinde… denmezdi. Peygamberin ağzından çıkan her söz Allah’tan bir vahiy olsaydı, inanmayanlar, Peygamberimizin günlük hayatta ağzından çıkanlar ile Kuran’ı birbirinden ayırt etmezlerdi ve yeni bir ayet getirmediği için Peygamberimizi eleştiremezlerdi. Bu ayet gösteriyor ki Peygamberimiz insanlara vahiy olarak sadece Kuran ayetlerini tebliğ etmiştir. Öte taraftan Allah tarafından yaşanılır kılınmış olan dini, insanlar için yaşanılmaz kılmaktan uzak durmak ve böylesi bir hataya düşmekten Allah’a sığınmak gerekir. Ayetler, şu tartışmasız gerçeğe dikkat çekerler: Yaratan bilmez mi hiç? Zira O ilmiyle her şeye nüfuz eden, her şeyden haberdar olandır. (Mülk 14) Hiç şüphesiz her şeyi en iyi şekilde bildiği gibi yarattığını da en iyi Allah bilirdi. İnsanın tam olarak neye ihtiyaç duyduğunun, aklına ve kalbine hitap edecek ve onun insan onuruna yaraşır şekilde yaşamasını sağlayacak şeylerin neler olduğunun reçetesini sadece Allah yazabilirdi. Allah’ın yazdığı reçete ile yetinmeyerek yaratılış kapasitesinin üzerine çıkmaya çabalayan insan, en başta yaratılışına aykırı hareket eder. Sonra da Allah’ın haram etmediğini haram, yasak etmediğini yasak eder. Daha önce de ifade edildiği gibi tüm peygamberlerin beraberlerinde getirmiş oldukları dinin adı İslam’dır. Allah’ın yol ve yönteminde, aklımıza ve yaratılışımıza uygun temel emir ve yasaklarında bir değişiklik olması söz konusu değildir.

Hiçbir peygamber beraberinde ruhbanlık dini getirmemiştir. Bu dünya hayatı, inanan insan için bir çeşit çile ya da ıstırap yeri olmadığı gibi Allah’ın helal kıldığı şeyleri kendisine haram kılacağı bir yer de değildir. Din, insanın hayatına anlam ve değer katmak ve hayatı kolay ve yaşanılır kılmak için gelmiştir. Allah, kulundan yaratılış kapasitesinin üzerinde bir şey istemediği gibi, yaratmış olduğu temiz ve güzel nimetlerden helal dairesi içinde ölçülü ve sorumluluk bilinci içinde istifade edilmesini de yasak etmemiştir. Öte taraftan Allah, rahmetinin bir gereği olarak bizim için zorluk değil kolaylık istemekte ve bizleri, yaşanılabilir kolay bir din ile yükümlü tutmaktadır: Allah sizin için kolaylık ister; O sizin için zorluk istemez. (Bakara 185) Dolayısıyla Allah bizden, dünyadan el etek çekmemizi değil aksine helal kıldığı şeylerde ölçülü bir şekilde hareket ederek kendisine ve yarattıklarına karşı görev ve sorumluluklarımızı unutmadan duyarlı ve erdemli bireyler olarak hayırlı, güzel ve anlamlı bir yaşam sürmemizi istemektedir: O halde, Allah’ın rızık olarak size bağışladığı meşru güzelliklerden yararlanın ve iman ettiğiniz Allah’a karşı sorumluluğunuzun bilincinde olun. (Maide 88) Helal dairesi içinde bir şeyleri istemek ve hayatın güzelliklerinden istifade etmek gayet doğaldır. Çünkü hayatın içindeki tüm güzellikleri Allah yaratmıştır. Aslı Farsça olan bir sözde de ifade edildiği gibi: “Allah vermeyi istemeseydi, istemeyi vermezdi.” Önemli olan istediğimiz ve önemsediğimiz şeylerde aşırılıklardan uzak bir şekilde ölçülü olmayı bilmek ve kişisel isteklerimizi Allah’ın isteklerinin önüne geçirmemektir. Dolayısıyla asıl mesele nefsi öldürmek değil nefsi kontrol altında tutarak iyi ve güzel olanı istemektir. İnsanın imtihan edilebilmesi için nefsinin birtakım isteklerde bulunabilmesi gerekir. İstekleri öldürülmüş bir nefsin imtihan edilmesi mümkün değildir. Allah’ın belirlemiş olduğu sınırlarda faydalanılan güzel ve temiz nimetler dünya hayatında herkes için vardır ama ahirette yalnız inananların olacaktır: De ki: Allah’ın kulları için yarattığı güzellikleri, temiz ve helal rızıkları kim yasak etmiştir? De ki: Bunlar dünya hayatında (herkesle birlikte) iman edenler için, kıyamet gününde ise yalnız onlara (iman edenlere) özgü olacaktır. (A’raf 32) Bazı anlayışlarda insanın nefsi ile mücadele edebilmesi için nefsini öldürmesi gerektiği söylenir. Hatta son derece helal ve sıradan bir nimeti bile sırf nefsini şımartmamak için kendine haram kılan kişilerden övgü ile bahsedilir. Oysa Kuran ayetleri bize nefsimizi öldürmemiz mesajını değil, dünya hayatının geçiciliğini ve ölüm gerçeğini bil ama ölmeden önce gerçekleri gör ve diril mesajını verir. Çünkü Kuran öldürmez aksine hayat vererek diriltir: Ey iman edenler, size hayat verecek şeylere sizi çağırdığı zaman, Allah’ın ve Resulü’nün çağrısına uyun. (Enfal 24) Nefsini kötülüklerden arındırmamak, nefsin ilahlaştırılmasına neden olur. Allah, bizden nefsimizi öldürmemizi değil güçlü bir irade ile kontrol altında tutmamızı yani ona hâkim olmamızı ister. Çünkü imtihanın bir gereği olarak nefis, kıskançlığa ve bencil tutkulara elverişli kılınmıştır: Nefisler, kıskançlığa ve bencil tutkulara elverişli kılınmıştır. Eğer iyilik yapar ve sakınırsanız, şüphesiz Allah, yaptıklarınızdan haberdar olandır. (Nisa 128) Nefsin yani benliğin kendisi doğrudan kötü bir şey değildir. Kötü olan nefsin kontrol edilememesi ve Allah’ın hoşnut olmayacağı şeylerin yapılmasıdır. Allah nefsi kötü olarak yaratmamıştır. Nefsinin doğasını bozarak onu kirleten insandır. Ayetler bu gerçeğe dikkat çeker: (Yemin olsun) Nefse ve onu düzgün bir biçimde şekillendirene. Ardından da ona bozukluğunu ve takvasını ilham edene ki, benliği temizleyip arındıran, gerçekten kurtulmuştur. Onu kirletip örtense kayba uğramıştır. (Şems 7-10)Nefsi ezmek ya da isteklerden kurtulmak için Allah’ın haram kılmadığı bir şeyi haram kılmak Kuran’daki ifadesi ile haddi aşmaktır: Ey iman edenler, Allah’ın sizin için helal kıldığı güzel şeyleri haram kılmayın ve haddi aşmayın. Allah haddi aşanları sevmez. (Maide 87) Allah’ın dinini, Allah’ın uygun gördüğü gibi yaşamak gerekir.

Kendi indirdiği dini O’na öğretmeye kalkanlara şöyle buyuruyor Rabbimiz: Siz Allah’a dininizi mi öğretiyorsunuz? Oysa Allah, gökte ne var, yerde ne var hepsini bilir. Allah her şeyi çok iyi bilmektedir. (Hucurat 16). …De ki: Allah’ın, göklerde ve yerde bilmediği bir şeyi mi Allah’a haber veriyorsunuz? (Yunus 18) Dinin sahibi Allah olduğuna göre dinin kural ve kanunlarının belirleyicisi de Allah’tır.

Allah’ın helal kıldığı bir şeyi haram, haram kıldığı bir şeyi de helal kılmak Allah’a iftira atmaktır: De ki: Size ne oluyor ki Allah’ın size rızık olarak indirdiği şeylerden bir kısmını haram, bir kısmını helal yapıyorsunuz? De ki: Allah mı size izin verdi, yoksa Allah’a iftira mı ediyorsunuz? (Yunus 59) Gerçek anlamda inanmak ve inancını en güzel şekilde yaşamak isteyen insan için hiç şüphesiz asıl gözetilecek olan ahiret hayatıdır. Ancak bu öncelik, dünya hayatının bir anlamda ahiretin tarlası olduğu ve Allah’ın helal ve temiz olarak yaratmış olduğu rızık ve nimetlerden nasibimizi unutmamamız gerektiği gerçeğini göz ardı ettirmemelidir: Allah’ın sana verdiklerinden yararlanarak yalnızca ahiret yurdunda (iyi bir yer tutmanın) yolunu ara; bu arada, pek tabii, bu dünyadaki nasibini de unutma ve Allah nasıl sana iyilikte bulunduysa, sen de (başkalarına) öyle iyilikte bulun ve sakın yeryüzünde bozgunculuk, karışıklık çıkarmaya çalışma: çünkü şüphesiz, Allah bozguncuları sevmez! (Kasas 77)İslam ölçülü ve dengeli olma dinidir. Samimi bir şekilde Allah’a teslim olan her insanın Allah’tan dilemesi gereken şey, hem bu dünyanın hem de ahiretin iyilik ve güzellikleridir: İnsanlardan bazısı “Ey Rabbimiz! Bize vereceğini bu dünyada ver!” derler. Böylelerinin ahiret nimetlerinden nasibi yoktur. Fakat öyleleri de var ki, onlar “Ey Rabbimiz! Bize bu dünyada da iyilik güzellik ver, ahirette de iyilik güzellik ver ve bizi ateşin azabından koru!” diye yakarırlar. (Bakara 200-20

Kaynak:
Eser Adı: İslam Ne Değildir?
Yazar: Emre Dorman

Yorum gönder